İttihatçının El Kitabı-3: Milliyetçi-İttihatçı Teşkilatlanma Modeli ve Teşkilatçının Yedi Yasası
Burada
değindiğimiz teşkilatlanma modelinin birinci yasası, Sarsılmaz Liyakat ilkesidir. Sarsılmaz Liyakat, ortak hiyerarşik ünite içerisinde ve aynı
teşkilat basamağında oldukları
müddetçe seçkinci sınıfların diğer üyelerle eşit haklara sahip olması ve
karar mekanizmasında mütesavi hareket etmesi demektir. Cemiyet hiyerarşisi,
oluşturulan örgütsel basamakların birbiri ile olan emir-komuta düzenine göre
hareket eder ve bu hiyerarşi, piramit gibi alttan yukarıya doğru uzar. Bu
durumda üst kademedeki görevlilerin, daha küçük ünitelere ve o ünitelerdeki
doğrudan tepeden görevlendirilmiş kişilere karşı üstünlükleri ancak ve ancak
teşkilat hiyerarşisi içerisinde geçerlidir. Aksi durumlarda, birbirlerine ortak
inanç ve ülkü ile bağlanmış kitleler, peyderpey eksilirler ve sonucunda
yozlaşmış, menfaatçi bir grubun hükümdarlığında dava münferit bir hale gelir.
Bu, hiç örgütlenmemiş kitlelerden bile daha tehlikelidir.
Değindiğimiz
mezkûr meseleyi örnekleme üzerinden anlatarak açıklığa kavuşturmak, okuyucunun
zihninde daha anlaşılır bir teşkilatlanma modeli oluşmasında doğrudan yardımcı
olacaktır. Öncelikle Milliyetçi-İttihatçı örgütlenme modeli, bir araya gelmiş
küçük, kendi içlerinde otonom grupların, aynı amaca hizmet etmelerinin
sağlanmasını kendisine şiar edinir. O halde rahatça diyebiliriz ki
İttihatçılar; birbirlerinden bağımsız gruplar halinde bir bütün oluştururlar ve
bu gruplar doğrudan doğruya bir merkeze bağlı hareket ederler fakat
birbirlerinin içişlerinden sorumlu olmazlar. Hücre tipi örgütlenmenin de esasen
temel mantığı böyle işlemektedir. Hücreler, merkez yönetimin küçük bir
imitasyonudur ve daha dar kapsamlı bir kopyasıdır. Badehu, ortak hiyerarşik
ünite ve teşkilat basamağı da bu noktada davranış kodlarını etkilemektedir. Örneği
biraz daha açarsak eğer, çıkartacağımız sonuç da şu şekildedir: “Sağlıklı bir
teşkilat yapısında aynı hücre içerisinde bulunan kişiler, kendi yanlarındakiler
ile eşit söz hakkına ve konuma sahiptirler.” Yani aralarında eğer hiyerarşik bir görev üstünlüğü yoksa
geri kalan dünyevi meziyetler, iki kişi arasında asla bir kıstas olamaz. Çünkü
tarih bize net bir şekilde göstermiştir ki davalar, her zaman bir grup küstah tarafından
şahsileştirilmiş ve bunun sonucunda da örgütler içerisinde sınıf çatışmaları
meydana gelmiştir. Bu durum da müthiş bir liyakatsizliğin zuhur etmesine bâdî
olmuş ve yapılar ister istemez kendi sonunu hazırlamıştır. Öyleyse net bir
şekilde söyleyebiliriz ki: “Milliyetçi-İttihatçı
örgütlenme içerisinde esas olan liyakattir ve hiyerarşik görevler kişinin
sosyal hayattaki konumuna göre değil; bilgisine, kabiliyetine, inancına göre
taksim edilir. Bu durumda sınıf çatışmalarını engellemek esastır. Böylece emir-komuta
içerisindeki kusursuz düzen ortaya çıkar ve iç huzursuzluk tard edilir.”
Yukarıda
izbar edilen teşkilatlanma modelinin birinci yasası, modelimizin ikinci
yasasına da dayanak oluşturmaktadır. Buna göre; Milliyetçi-İttihatçı Teşkilat
Modeli’nin ikinci yani tunç yasası, Kırılmaz
Bağlılık ilkesidir. Kırılmaz Bağlılık, liyakate
göre oluşturulan hiyerarşiye tam
bağlı olmaktır. Emir-komuta zincirinin kopmaması için, bu zincirin işinin
ehli kişiler tarafından idare edilmesi şart olduğu gibi, üyelerin de önce kendi
gruplarının içerisindeki hiyerarşiye, daha sonra da bağlı olunan üst yönetime
ve en sonunda da Merkez yönetime tabiiyeti şarttır. Günümüzde bu örgütlenme
modelinin başarısız olması ise ancak bir önceki yasada bahsedilen zararlı
esbabın önlenememesinden kaynaklanmaktadır. İşinin ehli olmayan, konumunu hak
etmeyen, bütün varlığı sadece sahip olduğu birkaç meziyetinden öteye gidemeyen
sebük karakterli yöneticilerin boyunduruğu altında teşkilatçılık yapılamaz ve
bu surette vatana hizmet de sağlıklı şekilde sürdürülemez. Öyleyse birinci
yasaya uygun kişilerin yöneticiliğinde hâsıl olan teşkilatlar da fikir
aşamasından sonraki süreçte alınan kararlara uymakla mükelleftirler. Aksini
ortaya koymak, örgütlenme modelinde onanmaz hasarlar bırakır ve sonucunda da çözülmeler
meydana gelir. Öyleyse net bir şekilde söyleyebiliriz ki: “Fikirler tartışılır, kararlar tartışılmaz.”
Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilat Modeli’nin üçüncü yasası, Partizan
İnanmışlık ve Ruhî Kuvvet ilkesidir. Çıkar odaklarının bir araya geldiği
veyahut getirildiği örgütlenmeler varlıklarını ebediyen sürdüremezler. Milletin
yararını efkâr eden politik hareketler mutlak suretle Toplumcu olmak zorundadırlar. Bununla beraber, gittikçe çamur
içerisinde gark olan mücadele sitilleri, eğer ilk iki yasaya uygun olma
kaygısını içlerinde taşıyorlarsa mutlaka mistik
bir inanmışlık barındırmak zorundadırlar. İnancın temeli, hem geçmişten
gelen hem günümüze uyarlanabilen hem de geleceği değiştirebilecek kudreti
kendisinde bulabilen kitleler tarafından oluşturulmaktadır. Bu, bünyad davranış
normlarında katı bir hayat görüşünü de kişiden kişiye farklı derecelerde hissettirebilmektedir
lakin esas olan Cemiyet’in bütününe bir refleks kazandırmaktır. Bu sebepledir
ki özellikle İttihat Terakki gibi gizli kuruluşlu örgütlerde, aynı amaç için bir araya gelmiş insanlar
değil, aynı inanç için bir araya gelmiş insanlar hareketin kaderini
belirleyebilirler. Doğrusu, burada amaç ve inanç birbirleriyle
karıştırılmamalıdır. Aynı amaca hizmet eden insanlar, zayıf inançları ve
kuvvetsiz ruhlarıyla destekten ziyade köstek vazifesini görebilirler. Yorgun
düşebilir, vazgeçebilir, inandıklarını değiştirebilir ve en kötüsü ise hedefe
giden yolda saflarını değiştirebilirler. Bu sebepledir ki Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilat Modeli, her ne kadar zaruri sebeplerin doğurduğu bir halk hareketi olsa
da günlük siyasetin getirdiği ‘amaca giden yolda ittifak kurmak’ stratejisinin
de tam karşı safındadır.
Bütün
bu ahval içerisinde Partizan İnanmışlık
ve Ruhî Kuvvet, teşkilatın mücadele azmini arttırma vazifesi görür ve
üyelerine mistik bir ruh kazandırır. Partizan İnanmışlık; teşkilat üyesinin
manen ve fikren durduğu noktayı ifade etmektedir. Partizan İnanmışlık, kaba ve
şoven bir yaklaşımla inanılan davayı savunmak değildir. Partizan İnanmışlık,
çıktığı yolda asla şüpheye düşmeyen, davasını diğer bütün çıkarların üzerine
koyan ve sadece ülkesine hizmet etmeyi yeğlemiş, dönmeyen ve döndürülemeyen,
kimse ile anlaşmayan ve satın alınamayan, hayatından daha değerli gördüğü
düşüncelerini hangi şartlar altında olursa olsun savunabilen korkusuz kişinin
duruşudur. Partizan İnanmışlık ilkesine sahip olan kişi için tek çıkar yol,
düşmanı ile amansız bir mücadeleye girişmek ve O’nu ne pahasına olursa olsun
alt etmektir. Bu sebeple mezkûr ruha sahip olan kişiler için maddesel araçlar
kadar sembolist araçlar da büyük bir önem arz etmektedir. Vatan, aile, bayrak,
cemiyet, Tanrı ve daha nice değere kendisini adanmış ve bu değerlerden aldığı
kuvvet ile hareket etmiş kişilerin oluşturduğu yapılar, başarısızlığa uğraması
namümkün yapılardır. Vakıa Partizan
İnanmışlık, damarlarında ideolojisinin kudretini hisseden kişilerin
yansıttıkları tipolojidir.
Partizan
İnanmışlık ile bütün bir halde bulunan Ruhî
Kuvvet de teşkilat neferinin psikolojik dayanağını temsil etmektedir. Ruhî
Kuvvet, kişinin dünyevi amaçlarını değil, derunî hissiyatını yansıtmaktadır.
Türk Milliyetçiliği ve O’na bağlı olan İttihatçı düşünce sistemi, şahısların
kendi inanmışlıklarından beslenir ve bu inançlar da dünya görüşünü doğrudan
müstakim bir şekle sokar. Demek o ki Ruhî Kuvvet, harp sahasının ve her türlü
rasyonel mücadelenin ilk hattıdır ve kendi içerisinde ahlaki, karakteristik, inanç
yoğunluğu ve her türlü mistik bakışı kazanmış olan şahısların ilk geçmeleri
gereken halkadır. Ancak zihnini, doğru olan mücadeleye inandıran kişiler fiziki
mücadeleye hazır olabilirler ve Ruhî Kuvvet de her türlü savaşı, neferler
nezdinde içselleştirir ve davayı meşru kılar. Mücadele sahasında behemehâl
kopmalar ve buhranlar peyda olabilir ve bu da Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilatlanma Modeli’nin çözülmesine tasaddi edebilir. O sebepledir ki Ruhî
Kuvvet esasen doğrudan kişilerin kendileriyle alakalıdır ve tamamen buhranların
şahıs nezdinde çözülmelerini sağlamaktadır. Kalben davasına inanmayan insanlar,
mücadele pratiğine asla ulaşamazlar ve kahir ekser laubali bir inanç ve hayat
akışına teslim olabilirler. Filhakika Ruhî Kuvvet, dirayetli bir ruh disiplini sağlamaktadır.
Partizan
İnanmışlık ve Ruhî Kuvvet, birbirlerinden ayrılamaz ilkelerdir. Partizan
İnanmışlık, şahısların refleks olarak gösterdikleri maddesel duruşlarını ve
karakterlerini ifade ederken Ruhî Kuvvet ise derin hissiyatlarını ve kalbi
konumlarını yansıtır. Partizan İnanmışlık teşkilatın bütününü ele alırken Ruhi
Kuvvet ise şahısların kendi iç dünyalarındaki kesin çözümleri konu edinir ve
onları Partizan İnanmışlık evresine yönlendirir. Öyleyse net bir şekilde
söyleyebiliriz ki: “Partizan İnanmışlık
ve Ruhî Kuvvet; ülkesini ve inandığı fikirlerini her ahval ve şeraitte
savunmaya hazır olan teşkilat üyelerinin en güçlü sığınakları ve temel
öğretileridir.”
Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilatlanma Modeli’nin dördüncü yasası Entelektüel
Varoluş doktrinidir. Buna göre entelektüel kapasitesi yüksek olmayan ya da
bunu önemsemeyen kişiler, süreklilik arz eden bir örgütlenme disiplinine
kesinlikle sahip olamazlar. Zikredilen teşkilat doktrinine müteveccih etmiş
olan bir kişi, inandığı dava ile alakalı fikri
kapasiteye de muhakkak ulaşmış olmak zorundadır. İdeolojik kudreti ayakta tutan en büyük güçlerden biri, o ideolojinin
fikri altyapısıdır. Teşkilatçılık ile müteallik olan bir birey, o
teşkilatın fikri doktrinle yoğrulmuş öğretilerine haiz olmazsa düşünce sistemi
eksik kalır ve maceracılıktan öteye geçemeyecek bir karaktere bürünür ve bu da
amaçsız yığınlar ortaya çıkarır. Esasen teşkilatçılık, sadece doğru olduğu
düşünülen yol olarak görülen bir zaman geçirme alanı değildir. Aynı şekilde
teşkilatçılık, bir takım yansımaları sebebiyle sadece bireylere çekici geldiği
için bulunulacak bir topluluk da değildir. Milliyetçi-İttihatçı Teşkilatlanma,
cahil âzâların elinde saatli bir bombaya dönüşür. Bilhassa yaşı daha genç olan
ve kanı hızlı akan gençlerin entelektüel birikimlerini tamamlamaları hayati
önem taşımaktadır. Bu sebepledir ki teşkilatçılık yapacak her bir âzâ tartışma
üslubuna uygun olacak derecede entelektüel birikime ulaşmış olmalıdır. İnandığı
davayı sadece meydanlarda değil, tartışma ortamlarında da dikkat çekici ve
sağlam argümanlarla savunabilmelidir. En azından bir teşkilatçı, gönül verdiği
davasının doktrinlerini, fikirlerini, dünya görüşünü ve dahi entelektüel olan
her şeyini çok iyi bilmeli, karşı cephesinde duran fikirler ve dahi oluşumlar
hakkında da büyük bir kültüre sahip olmalıdır. İnandığı değerleri, fikri
kapasitesiyle savunamayan insan, ne teşkilatçılıkta ne sosyal hayatında ne de
insan ilişkilerinde başarıya ulaşamayacaktır. Öyleyse net bir şekilde
söyleyebiliriz ki: “Milliyetçi-İttihatçı teşkilat
üyesi, davasını ve inandıklarını, yüzeysellikten uzak, tam donanımlı, yüksek
entelektüel birikime sahip, tartışma üslubunu ve araştırma metodolojisini
bilerek savunabilen kişidir.”
Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilat Modeli’nin beşinci yasası, Cemiyet
Ahlakı ilkesidir. Ahlak, toplumsal
yaşamın en kritik refleksidir ve aynı memlekette yaşayan bütün bir ulusu ayırt
etmeden kapsamaktadır. Ahlak, toplumun sabit yönelimlerinden ziyade geçmişten
bugüne biriktirdiği bütün bir kurallar silsilesini ifade etmektedir. Cemiyet
ahlakı ise toplumsal ahlaka mugayir olmayan şahısların, teşkilat içerisindeki
davranış kodlarının bütününü açıklamaktadır. Yani cemiyet ahlakına sahip
olabilmek için toplumsal ahlaka da tam anlamıyla bağlı olmak gerekmektedir.
Cemiyet
Ahlakı, teşkilatın davranış kodlarının, âzâlar tarafından uygulanışını ifade
etmektedir. Bu davranış kodları, hem cemiyetin varoluş normlarına uygun olan
şahıs huylarını hem de cemiyetin yasalarına aykırı düşmeyen bütün eylemleri
kapsamaktadır. Kendisini vatanın ittihadı ve milletin terakkisine adamış olan
bir üye, peşinen teşkilatın koyduğu kuralları da kabul etmiş sayılmaktadır. Bu
durum, her cemiyette olduğu gibi Milliyetçi-İttihatçı Teşkilat Modeli’nde de kendinden
tebeyyün eder ve hem geleneklerin hem de yapının, şahıslarda tecessüm etmesiyle
ortaya çıkar. Bu sebeple, cemiyet ruhuna bağlı olmak, teşkilatlanma yasalarını
tanımak, yüksek şuur ve inanmışlık ile hareket etmek ve bunları belirli bir sözsüz
kurallar bütünüyle harmanlamak, yoldaşlarına saygı duymak, terbiye ve ilim
sularında yüzmek ve insan ilişkilerinde belirli üsluplara sahip olmak cemiyet
ahlakını oluşturmaktadır. Öyleyse net bir şekilde söyleyebiliriz ki: “Cemiyet Ahlakı, bir grup içerisinde bulunan
herkesin uymakla mükellef olduğu davranış kodlarının bütünüdür.”
Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilat Modeli’nin altıncı yasası Ketumiyet
ilkesidir. Sosyal hayatında normal bir personaya sahip âzâlar, teşkilat
içerisindeki kimliklerini ve misyonlarını asla aileden olmayan bireylere
açmamalıdırlar. Teşkilat dışında kalan herkes potansiyel avcı konumundadır ve
sızıntı, bütün bir yapının mahvına sebep olacak kadar tehlikelidir. Öyleyse net
bir şekilde söyleyebiliriz ki: “Ketumiyet,
teşkilatçının en saklı kimliğidir.”
Milliyetçi-İttihatçı
Teşkilat Modeli’nin yedinci yasası Cesur
Eylemcilik doktrinidir. Bu yasa, salt politik şiddeti ifa etme becerisini
içermemektedir. Cesur Eylemcilik, Partizan İnanmışlık ve Ruhî Kuvvet ilkesini
tamamlamış kişilerin geçecekleri diğer bir evredir. Cesur Eylemci kişi, sadece
bileğinin gücüne değil fikirlerinin yıkıcılığına da inanmış kişidir. Kendinden
emin bir duruşa matlûb etmiş, diğer altı yasayı anlamış ve hayatında uygulamaya
başlamış, korkusuz ve amansız, alt edilemeyen kişiler cesur eylemci kimselerdir
ve onlar artık Milliyetçi-İttihatçı Teşkilat Modeli’nde liyakat esasına göre
“balçak” olabilecek rütbedelerdir.
Cesur
Eylemcilik, söz konusu ettiğimiz teşkilatlanma modelinin uygulama aşamasının en
kritik kısmıdır. Cesur Eylemcilik, doğrudan doğruya sahada gösterilen varlık
aşamasıdır ve kendi muhtevası gereği oldukça sert tabiatlıdır. Cesur
Eylemcilik, diğer altı yasanın tamamını derç eden bir doktrin olsa dahi
özellikle Partizan İnanmışlık ve Ruhî Kuvvet ile Entelektüel Varoluş ilkeleriyle
doğrudan doğruya ilişkilidir.
Cesur
Eylemcilik, Milliyetçi-İttihatçı Teşkilat Modeli’ne tabii olan âzâların,
kendilerini her alanda, gösterdikleri her türlü mücadele tipine denmektedir.
Cesur Eylemci kişi, kalemi kuvvetli bir entelektüel olarak inandıklarını her
mecrada yazarak ve çizerek savunabilen kişidir. Cesur Eylemci; amfilerde,
yerleşkelerde, etüt merkezlerinde, lise sıralarında, meydanlarda, sokaklarda ve
caddelerde, diğer kuruluşların merkezlerinde ve dahi mücadele sahası olarak görülen her yerde eylem pratiğini
uygulayabilen ve fiziki mücadele edebilen kişidir. Cesur Eylemcilik, fikirlerin eyleme dökülmesidir. İster gençlik
hareketlerinde, ister politika arenasında ister fikri mecralarda olsun,
zikredilen doktrini uygulamak isteyen bir kişi mutlaka elle tutulur bir adım
atmaya mecburdur.
Cesur
Eylemcilik, kendisini iki ana kulvarda göstermektedir. Birincisi, akademi ve
fikir arenasıdır. Cesur Eylemci; partizan inanmışlığı, ruhî kuvveti ve
entelektüel varoluşu ile beraber hem rakipleriyle hem de benzer görüşündeki
insanlarla korkmadan ve çekinmeden tartışır ve bu tartışmadan somut bir getiri
kazanmayı hedefler. Bu somut getiri, karşısındakini saflara katmak, etrafa
propaganda yapmak, kitleleri harekete geçirmek, bilimsel metot ortaya koymak ve
ilim yapmak amaçlarını taşıyabilir. Fakat esas olan fikri tartışmanın, Cesur
Eylemci nezdinde realist bir araç olmasıdır.
Cesur
Eylemciliğin ikinci kulvarı, tartışmasız bir şekilde meydanlardır. Yukarıda
yazıldığı gibi mücadele sahası olarak belirlenen alanlarda Cesur Eylemcilik
doktrinini şiar edinmiş kişiler, korkusuzca fiziki mücadele verebilirler. Yürüyüş
yapabilirler, slogan atabilirler, pankart taşıyabilirler, duvarları
yazılayabilirler, devriye gezebilirler ve dahi politik şiddetin el verdiği
ölçüde davranabilirler. Bununla beraber mitingler düzenleyebilirler,
rakipleriyle dövüşebilirler. Bahsettiğimiz ikinci kulvar, tamamen fiziki
eylemler bütünüdür ve yaratıcılığını kullanan âzâ, politik şiddeti araç olarak
uygulayabilir. Vakıa Türkiye’de, sokak
hareketine sahip olmayan hiçbir dava başarılı olamaz ve şiddet pratiğini
yeri geldiği müddetçe uygulayan oluşumlar ancak uzun süreli, sistematik ve
kitlesel başarılar sağlayabilirler. Eylemsel
olmayan Türk Milliyetçiliğini sonsuza kadar reddetmekle beraber entelektüel bir
fikir kuvveti barındırmayan milliyetçiliği eksik bulduğumuzu da iblağ ediyoruz.
Teşkilatlı, doktrin sahibi, yüksek fikirli ve cesur eylemci Türk
Milliyetçiliği, bizim hareket tarzımızın temelidir. Öyleyse net bir şekilde
söyleyebiliriz ki: “Cesur Eylemcilik,
kendisini her alanda tamamen yetiştirmiş bir İttihatçının, hem fikri hem de
fiziki olarak bilâperva verdiği bütün mücadelelerin temel doktrinidir. Cesur
Eylemcilik, inanmışlığın sahaya sürüldüğü ve somut hareketlerin gösterildiği
eylemler bütünüdür.”
İşte
Milliyetçi-İttihatçı Teşkilat Modeli’nin örgütlenme yasaları bunlardır. Her bir
kısmın daha teferruatlı ve örneklendirmeli tanımları daha sonraki yazılarda
izbar edilecektir.

Yorumlar
Yorum Gönder