İttihatçının El Kitabı-2: İttihat Terakki'nin Şiddet Pratiği ve Cesur Eylemcilik
Hükümetin
bütün kuvvetlerine karşı alenen ve müsellahan (silahlı) ilan-ı isyan ediyorum.
Enver Paşa
Bizi
besleyip büyüten mukaddes vatanımızın uğradığı felakete karşı millet, kılıcı
belime kuşatmıştır. İttihat Terakki düşmanlarının cezası ölümdür.
Resneli Niyazi
Vatanseverliğin
en aşırısına komitacılık denir. Komitacı, vatan davası karşısında her şeyini,
hatta canını dahi feda eden, gözünü budaktan sakınmayan, tepeden tırnağa
feragat kesilmiş insandır. Memleketinin ve milletinin menfaati gerektirdiği
zaman merhamet bilmez, yakmak lazımsa yakar, yıkmak gerekirse yıkar, kırar ve
döker.
Fuat
Balkan
Hakkı
ezen ve yalnız kuvvet ve menfaat önünde secde eden müstebitlere karşı zaruret
duyuldukça, ihtilal silahına sarılacak ve kırılmaz bir azim ile yumruğunu
sallayacak, hür ölecek fakat esir ve zelil yaşamayacaktır.
Karakol
Cemiyeti Nizamnamesinden
İttihat
Terakki Cemiyeti, bir ihtilal örgütü olması sebebiyle, faaliyet gösterdiği
hemen hemen her devirde, silahlı gücünü muhafaza etmeyi başarmış ve bu
paramiliter içgüdüsünü, uygulayacağı siyasetin başat faktörü haline
getirmiştir. Aslına bakılırsa, ihtilallerin şiddetsiz başarılı olamayacağı
devirlerde, Cemiyet’in politik şiddete meyletmesi gayet anlaşılabilir bir
durumdur. Ortada baskı rejiminin olması ve bir padişahın, bütün vahametiyle
milletin bahtını dar bir ölçeğe mahkûm etmesi, doğal olarak şiddet yoluyla
politikanın yeşermesini mümkün kılmıştır. Kazım Karabekir’in, “İttihat Terakki’yi zaruri sebepler
doğurmuştur,” dediği o zaruri sebepler, Abdülhamit’in bizzat kendisidir.
Lakin burada parantez açmamız gereken başka bir husus ise Sultan Abdülhamit’in
karakteriyle alakalıdır. Unutulmaması gereken problem, İttihatçıları salt
Abdülhamit düşmanlığı çerçevesinde incelemek ve onları Sultan’ın istibdadına
karşı olan bir grup olarak nitelemektir. Bu yaklaşım, tek başına hatalı ve
ayıptır. Abdülhamit’in şahsı, İttihat Terakki Cemiyeti için hiçbir şeydir.
İttihatçılar için önemli olan, vatanın refahı ve cemiyetlerinin varlığıdır.
Öyleyse, Abdülhamit’ten resmen nefret eden Cemiyet-i Mukaddes üyelerinin en
büyük derdi, özgürlüğü kısıtlanmış olan milletin prangalarını kırmak ve
zincirleri, istibdat döneminin ekmeğini yiyen ve erk kanadının gücünü kendi çıkarları için kullanan en aşağılık şahsiyetlerinin yüzüne çarpmaktır!
Bu sebeple İttihatçılar, bazı kesimlerin iddia ettikleri gibi, tek dertleri
Abdülhamit olan isyancı subaylar değillerdir ve yüksek oranda yine
Abdülhamit’in sebep olduğu oligarşiyi ortadan kaldırmak isteyen vatanseverlerdir.
Bu
giriş ışığında değerlendirmemiz gereken en önemli konu, dönemin şartlarıdır.
Avrupa’da cereyan eden kanlı iç savaşların, işçi ayaklanmalarının, Fransız
İhtilali’nin, Osmanlı Devleti’ne yansıması pek tabii olacaktı. Bununla beraber
Rus Nihilistlerinin faaliyetleri ve mezkûr dönemde meydana gelen etnik
hareketler, İttihat Terakki Cemiyeti’ni dönemin şartlarına ister istemez
evirmiştir. Filhakika, Ahmed Rıza ile başlayan entelektüel cemiyet hayatı,
Abdülhamit’in ilk dönemlerine tekabül ettiği için şiddetsiz bir rotada
ilerlemesi tabii bir durumdur. Söz konusu isim, bu sebeple kendi mesleği olan
ziraatçılık ekseninde politikalar geliştirmiş ve Anadolu’yu karış karış
gezerek, bir ülkenin temel taşı olan çiftçiliği düzeltmek için canhıraş şekilde
çalışmıştır. Lakin Abdülhamit’in bitmek bilmeyen politik baskısı sebebiyle,
Anadolu’nun gelişimi askıya alınmış ve bu yüzden başta Ahmed Rıza olmak üzere
Türk aydınları Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmışlardır.
Bu
meseleyi biraz daha irdelemek elzem olacaktır. Vakıa Jön Türklerin ülkeyi terk
etmesi, politik şiddetin başlamasının ilk adımını oluşturmaktaydı. Mithat
Paşa’nın daha önce boğdurulması ve memleket için faydalı olan fikirlerin,
Abdülhamit tarafından reddedilmesi, hatta bir süre sonra önemsenmemesi, Jön
Türkleri farklı yollara iten temel sebeplerden biriydi. Bununla birlikte,
Avrupa’da bulunan muhaliflerin, sıkı takiplere alınması, Şeref Kurbanları
hadisesi ve Mason örgütleri gibi yapılanmaların tacizleri, ilerleyen safhalarda
İttihatçı yapılanmayı bütünüyle değiştirmiştir.
Cemiyet’in
politik şiddeti tercih etmesindeki diğer sebep ise Abdülhamit’in ve istibdat
devrinin, aydın ve seçkinci bir hareketle devrilemeyecek olmasıdır. Öyle ki
ihtilalcilik anlayışı, İttihat Terakki Cemiyeti içerisinde bu görüş taban
alınarak temellendirilmiş ve daha 1897 senesinde Kahire hücresi, bir suikast
ile padişahı ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. Yine de şahsım adına bunu,
satranç tahtasında, erken yapılmış bir hamle olarak addetmekle beraber,
girişimin ardından Cemiyet, büyük bir tahkikat geçirerek dağıtılmıştır. Aslına
bakılırsa bu durum, İttihat Terakki’nin, entelektüel seçkinci sınıfı, geri
plana bırakmaya karar verdiği ve rotasını tamamen politik şiddet odaklı bir
eksene çevirdiği olaydır. 1902 senesindeki Jön Türk Kongresi ile beraber de
siyasi şiddet, resmen örgüt tarafından kabul edilmiştir.
Bahsetmemiz
gereken üçüncü ve en önemli husus ise Meşrutiyet’e giden süreçte yaşananların
yansımasıdır. Öncelikle İttihat Terakki’nin kurucu fikirlerinden biri olan
nihilizm üzerinde durmamız gerekecektir. İttihad-ı Osmani Cemiyeti’nin,
kurulduktan sonraki ilk üyesi olan Hüseyinzade Ali Turan, Petersburg’da eğitim
gördüğü günlerde, Rus devrimciler ile münasebetlerde bulunmuş ve bu suretle
politik nihilizm kavramını benimseyerek bunu İttihat Terakki Cemiyeti'ne
nakşetmiştir. Rus nihilistlerinin, temel aldıkları politik şiddetin, Cemiyet’e
bulaşması kaçınılmaz olmuş ve pozitivist düşünce bu yolla rafa kaldırılmıştır.
Bununla beraber, İttihat Terakki’nin üçüncü evresi olarak tanımlayabileceğimiz
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kurulması, İttihat Terakki’yi tamamen politik
şiddet odaklı bir örgüt haline getirmiştir.
Öncelikle
her İttihatçının kabul etmesi gereken ana husus, bu örgütün bir ihtilal örgütü
olduğudur. Bununla beraber politik şiddet, Cemiyet’in vazgeçilmez silahıdır ve
bu silahı kullanmaktan hiçbir zaman çekinmemiştir. Burada dikkat etmemiz gereken
meselelerin varlığını da tartışmaya açmak gerekecektir. İttihat Terakki
Cemiyeti’nin, Meşrutiyet’i ilan etmek için dağa gönderdiği subaylar arasında, en
yüksek rütbeli askeri binbaşı olmasına rağmen, hiç acımadan; albayları,
ferikleri, yaverleri ve paşaları nasıl ortadan kaldırabildi?
Bu
soruya cevap vermeden önce, Cemiyet’in neden politik şiddete yöneldiği
hususunun son maddesini izbar etmemiz gerekir. 1907 senesinde Terakki ve
İttihat Cemiyeti ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin birleştiğini ve Osmanlı
Terakki ve İttihat Cemiyeti’ni meydana getirdiğini bir önceki yazımda
ayrıntısıyla kaleme almıştım. İşte şiddet politikasının, Cemiyet’in
kılcallarına tamamen nüfuz etmesi de bu olaydan sonra gerçekleşti.
Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, daha çok asker kökenlilerin
söz sahibi olduğu keskin bir örgüttü. Üçüncü Ordu içerisinde ve
müfettişliklerde faaliyet gösteren gizli İttihatçılar da bu örgüte üyelerdi ve
çoğunlukla Rumeli’de faaliyet göstermekteydiler. Bu sebeple her biri, bir
yandan Bulgar ve Rum çetelerle harp ederlerken, bir yandan da Abdülhamit’in
casuslarıyla mücadele içerisindeydiler. Bununla beraber, Sultan’ın hiçbir
gerçeklik taşımayan yalancı propagandaları, örgütün varlığını da tehlikeye
atmaktaydı. Psikolojik olarak kavganın göbeğinde yer alan ve her türlü baskıya
maruz bırakılan, devletin acizlik içerisinde olduğunu hisseden İttihatçılar,
ister istemez şiddet sarmalına doğru itiliyorlar, üstelik Abdülhamid’in
seçkinci ve alaylı yöneticilerinin varlığı, İttihatçıları: “Güce karşı güç,”
prensibine yönlendiriyordu.
Hal
böyleyken, İttihat Terakki’nin siyasi şiddeti kullanmaması gibi bir durum
kesinlikle söz konusu olamazdı ve sonunda Cemiyet, kendi varlığını korumak,
üyelerinin hayatlarını muhafaza etmek ve Meşrutiyet’i ilan etmek için silaha
sarıldı.
Bu
hareket, mezkûr dönemin bütün örgütlerinde görülen doğal bir hareketti. Bunun
sonucunda da ilk olarak Abdülhamit’in hafiyeleri teker teker avlandılar. Polis
müfettişi Nazım Bey, kendi evinde kurşunlandı. Resneli Niyazi, iki yüz adamıyla
askeri garnizonu basarak silahlara el koydu ve dağa çıktı. Manastır’da Alay
Müftüsü Mustafa Şevket kurşunlandı. Abdülhamit’in, isyanı bastırması için
doğrudan görevlendirdiği mağrur Ferik Şemsi Paşa, Manastır Postanesi’nin önünde
öldürüldü. İttihat Terakki aleyhinde dini propaganda yapan imamlar ortadan
kaldırıldılar. Kırçova’da polis müfettişi Sami Bey pusuya düşürülüp öldürüldü.
Osman Hidayet Paşa Manastır’da askeri kışlanın içerisinde vuruldu. Yarbay
Naim’in arabası, Manastır’ın ortasında kurşunlandı. Abdülhamit’in yaveri Sadık
Paşa, padişahın iradesini okurken vurularak öldürüldü. Üçüncü Ordu’yu
denetlemesi için gönderilen Mahir Paşa’nın heyetine silahlı saldırı düzenlendi
ve iki kişi öldü. Aynı heyetten olan Hakkı Bey de konakladığı otelde öldürüldü.
Debre Mutasarrıfı Hüsnü Bey de aynı akıbeti paylaştı.
Görüldüğü
üzere İttihat Terakki Cemiyeti, Albay Nazım Paşa ile başlattığı siyasi şiddeti,
Meşrutiyet’in ilan edildiği güne kadar aralıksız sürdürerek ondan fazla kişiyi
öldürmüş ve yaralamıştır. Tabii ki söz konusu tarihten sonra da şiddet
eylemleri yavaşlamamış ve 1926 senesine kadar örgüt, diplomasinin yanında
silahlı gücünü de açık bir şekilde oyuna sokmuştur.
Burada
dikkat etmemiz gereken bir husus vardır. Birincisi, amaca giden yolda İttihat
Terakki Cemiyeti, hedef ayırmamaktadır. Bir gün, şehrin polis müfettişini
öldürebiliyorlarken, diğer gün bir korgenerali, üstelik besa sahibi, aşiret
gücü bulunan nüfuslu bir paşayı, sıradan bir teğmen kurşunlayabiliyordu. Aynı
şekilde, alay müftüsü ve cami imamları gibi, dini motifler, acımasızca hedef
olabiliyorlarken, diğer gün bir mıntıka kumandanı, kendi bölgesinde kışla
içerisinde hem de padişahın iradesini okurken saldırıya maruz kalabiliyordu.
Padişahı temsil eden heyetin üyeleri, eş zamanlı olarak öldürülürken, padişahın
yaveri de kim olduğuna bakılmaksızın etkisizleştirilebiliyordu. Anlaşılacağı
üzere İttihatçılar için karşılarındaki hedefin statüsü, mesleği, yaşı,
arkasındaki gücü, ağa babası, paşa dedesi, pek önemli değildi. Tek önemli olan
Cemiyet’in varlığını muhafaza etmek ve herhangi bir tehdidi en kısa sürede
bertaraf etmekti.
Peki,
İttihat Terakki Cemiyeti’ni bu denli korkusuzca hamleler yapmaya iten temel
inanç neydi?
Burada
tekrar gizli örgütlerin dinamikleri üzerinde durmamız icap etmektedir. Bu tür
örgütlere giren insanlar, en başından hedef olmayı ve hedefe koymayı kabul
etmişlerdir. İttihat Terakki’nin de geçirdiği evrim göz önüne alınırsa,
üyelerinin hâlihazırda bir şiddetin içinde oldukları aşikârdır. Hem dağlarda
hem de şehirlerde vukuu bulan silahlı mücadele, en entelektüel İttihatçının
bile mizacını ister istemez sertleştirmiş ve sonunda silahsız bir halk
devriminin olmayacağını anlayanlar, en iyi bildikleri işi yapmaya
koyulmuşlardır: Cesur Eylemcilik!
Cesur
Eylemcilik, üzerinde uzun zamandan beri düşündüğüm ve tasarladığım, günümüzde
eksikliğini hissettiğim bir doktrindir. Bu öğretinin inceliklerini her gün
düşünürken, sonunda yine İttihat Terakki ile kesiştiğimi fark ettim. Türkiye’deki
bütün her şeyin İttihatçıların paltosundan çıktığını peşinen kabul edersek,
Cesur Eylemcilik öğretisinin de Cemiyet ile bütünleşmesi kaçınılmaz bir
durumdur. O sebeple öncelikle İttihat Terakki’nin eylemciliği üzerinde kafa
yormamız lazımdır.
İttihat
Terakki Cemiyeti, Hüseyin Cahit Yalçın’ın dediği gibi birbirine sıkı bağlarla
bağlı üyelerin cemiyet ruhunu yansıtıyordu. Burada kati suretle değinmemiz
gereken konu, Cemiyet’in ruhani, karizmatik ve mistik yönüdür. İnanmış
insanların başaramayacakları hiçbir şey yoktur ve Cemiyet, gücünü başkalarından
değil, kendisinden alıyordu. Üyelerine vadettiği yegâne şeyler; kan, gözyaşı ve
zaferdi. Bu tarz örgütlerin temel motivasyonu, içlerindeki mistik ve sembolist ögeleri
üyelerine benimsetmeleridir. Yapı, her ne kadar pragmatist ve pozitivist
politikalar üretse bile, temelinde hiç bırakmadığı inancı taşıyordu. Aslında
bu, insandan insana değişen bir olgudur. Hayat, Albert Camus’nün dediği gibi
yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir lakin bu hayatta yaşama zahmeti, sadece
inandıklarımız için mücadele ettikçe çekilebilir. Hayat, herkesin anladığı gibi
yaşamak ve sonunda ölmekle son bulan bir meşgale değil, bir mücadele sahasıdır.
Bu sebeple, inandıklarına koyu bir şekilde bağlı olmayan insandan dava adamı
olmayacağı gibi İttihatçı da olmaz. Bütün örgütler için temel motivasyon, inandıkları
için mücadele etme isteğidir.
Bu
bağlam içinde değerlendirdiğimiz zaman Cesur Eylemcilik öğretisinin de ne
olduğunu anlayabiliriz. Öncelikle belirtmemiz gereken en önemli ilke şudur ki:
Cesur Eylemcilik ile desteklenmeyen bütün entelektüel fikirler çöptür ve
kaybolmaya mahkûmdur. Kendisini, seçkinci bir sınıf olarak tanımlayan ve
kültürel birikimi ile kitleler üzerinden kopuk bir aydın mücadelesi
benimseyenlerin alacakları en büyük cevap yalnızca rakiplerinden gelecek sert
bir yumruktur. Yakın geçmişimizden bugüne uzanan sürecin bize gösterdiği en
büyük şey, Türk aydınlanmasının, politik şiddet olmadan gelişmediğidir.
Buradaki politik şiddet ve Cesur Eylemcilik, sokaklarda döğüşmekten ibaret
olmamakla beraber, sokakta olmak ve şartlar neyi gerektiriyorsa onu yapmaktır.
Türkiye’nin ve Türk Milliyetçiliğinin ve dahi İttihatçılığın dinamiklerini
reddetmek, şartlarını görmezden gelmek akıl tutulması olduğu kadar, hatalı ve
kör bir stratejidir. Tek başına kültürel ve entelektüel-aydın bir girişim yok
olmaktan başka bir sonuca ulaşmayacağı gibi aydın kalemlerle desteklenmeyen
hareketler de aynı kaderi paylaşacaktır.
Cesur
Eylemcilik doktrinini başka bir yazıda daha geniş hatlarla inceleyeceğim.
Şimdilik sizi en İttihatçı duygularımla selamlıyorum.
Yorumlar
Yorum Gönder